10 Mart 2018 Cumartesi


AŞURE



Marmara’dan Akdeniz’e doğru bir yolculuktu çıktığım. Bambaşka bir hayatın eşiği aydınlanıyordu, ufukta. Torosların ardı Antalya’ydı, ben ise genç bir üniversiteli. Mutluluktan gözümü bile kırpmamış, yol boyu tabelaları okumuştum. Nice uygarlığa ev sahipliği yapan, medeniyetler beşiğinin kıvrımlı yollarından Akdeniz’e süzülüyordu, otobüs. Portakal çiçekleri meyveye durmuş; begonviller her yanı sarmıştı. Renklerin hiç solmadığı bir şehre ayak basmıştım. Dünyayı keşif yolculuğumda üniversite hayatı, ilk adımlarım olacaktı.

Evimden ilk defa bu kadar uzak ve ayrı kalacak olmanın korkuyla beraber mutluluğu da taşıması şaşılası şeydi. Valizim soru işaretleri ve özgürlük afişleriyle doluydu. İçimdeki çığlığı serbest bırakmak adına insansız alanlar aradı gözlerim. Bulamadım. Okulun ilk günüydü ve her yer başıboş özgür ruhlarla doluydu. Bu çok uzaklardan bile seçilesi bir coşkuydu. Uzun ve bin bir çiçekle bezeli kampüs yolu hoş geldin diyordu. Sınavdan yeni çıkmışçasına, yorgun adımlarla ama koşa koşa geçtim o yolu, elim kasımpatılarda. Gözlerimin uykuya direndiği adımlarımın beni taşıyamaz olduğu anda artık yurdun yatakhanesindeydim. Dar, uzun koridorun en sonundaydı,  220 numaralı oda.

İçeriden hararetli sesler geliyordu. Kapıyı birkaç kez tıklatıp girdim. Sesler durdu ve yüzler benden yana döndü. Yerde yeni açılmış valizler, etrafta dolaplara yerleştirilmeyi bekleyen giysiler; karşılıklı duran üç ranza, ortada küçük bir çalışma masası… Odaya en son gelen kişi bendim ve kızlar çoktan tanışmıştı. Kısa boylu, esmer ve uzun saçlı çıtı pıtı bir kız olan Gülşen, merhaba dedi önce ve elimi sıktı.

“Elazığ’dan geldim. Kürt Alevi’siyim.” Ben gelmeden az önce bir tartışmanın ortasında oldukları belliydi. Ardından diğer kızlar da isimlerini, nereden geldiklerini ve aslında kim olduklarını açıkladılar sırayla ve sözleşmişçesine.

“Müge, Çorum’dan geldim. Çerkez’im ve Sünni’yim.”dedi. Bunu söylerken yeşil gözleri Gülşen’den yana bakıyordu, sarı saçlarını tepesine toplamaya çalışarak. Bakışlarının çatıştığı noktada yerlerine geçtiler. Sırasını savan yatağına çekiliyordu.

Yıllar içerisinde öğreneceğim gibi odanın en sakin ve en duygusal kızı olan Gamze, oturduğu yatağından kalkıp uzun, dalgalı saçlarını savurarak yanıma geldi ve daha önce tanışıyormuşçasına kocaman gülümsemesiyle bana sarıldı. “Gamze, Erzincan’dan geldim. Türk Alevi’siyim.”dedi ve sırasını verir gibi diğer kıza baktı.

Hemen hemen Gülşen ile aynı boyda, esmer, gözlüklü ve muhtemelen en zekimiz olan kişi ayağa kalkıp ranzasına yaslandı. “Duygu, Tunceli’den geldim. Zaza ve Alevi’yim.” dedi. Sesinde biraz gurur vardı.

Benden biraz önce içeriye girmiş olacak en az benim kadar şaşkın olan Ayşe, ayağa kalkarken etrafını süzdü. Eli kıvırcık saçlarına gitti ve mavi gözlerinde bir parça soru işaretiyle “Ayşe, Isparta’dan geldim. Bulgar göçmeniyim ve Sünni’yim.” dedi. Kafam allak bullak oldu ve sanırım etkilerinde kalarak ben de onlar gibi ifade ettim kendimi. “ Sibel, Kocaeli’nden geldim. Azeri’yim ve Sünni.” diyebildim. Şimdiye dek böylesi bir sese bürünmemişti, kimliğim. Sanki birazdan elinde bir listeyle denetleme müdürü içesi girecekti ve yoklama alacaktı. Bir an susup birbirimize baktık ve sebepsiz güldük. Aslında hem çok karmaşık hem de çok çeşitliydik. Sanki gizli bir el seçerek yerleştirmişti bizi bu odaya.

Okuldaki ilk sınavımız yatakhanedeki kültür çatışmasıyla başlayacaktı. Hoşgörü sahibi ve empati yeteneği olanlar bu sınavı başarıyla geçecekti. Aynı çerçeveye zorla sokulmuş birer resimdik şimdi. Birbirimize kimliklerimizle bakıyorduk. O güne kadar Azeri ya da Sünni olarak tanıtmamıştım kendimi. Biz seçilmişler, Nuh’un gemisinde yan yana ve omuz omuza idik. Bu yeni yaşamı birlikte göğüsleyecek ve kilidini değiştire değiştire yeni kapılar aralayacaktık.

Daha sonra öğreneceğim gibi Gülşen, Müge, Gamze ve ben aynı bölümdeydik, İletişim Fakültesi’nde. Zeki arkadaşım Duygu Matematik okuyacaktı, Ayşe ise atletik yapısıyla kendini ele veriyordu zaten; Antrenörlük. O gün bölümlerimizden konuşma sırası bir türlü gelmemiş kimlik karmaşasının içine girmiştik. Evimizi, geldiğimiz şehirleri temsilen oradaydık adeta. Arkadaşlarım sayesinde hiç gitmediğim şehirleri görecek, tatmadığım lezzetlere yolculuğa çıkacak ve bilmediğim dilleri konuşacaktım. Önce önyargılarımız çarpışacak, yanılacak, yenilecek ve orta yolu bulur bulmaz da kültürler arası iletişime geçecektik. Hepimizin birbirimize dair önyargıları vardı. Duyduklarımız ya da yaşadıklarımız kafi gelmişti, genelleme yapmaya.

Alevi arkadaşlarım dışlanma korkusuna kapılmışlardı. Anlattıklarına göre o güne değin bulundukları ortamlarda sürekli sorgulanmışlar ve kimliklerini kendilerine birer kalkan olarak kullanmışlardı. Böylesi bir durum benim için çok yeniydi. Evimde dış dünyadan uzak anne ve babamın gözetiminde korunaklı bir alanda büyümüştüm. Ben Azeri’yim deme gereği hiç duymamıştım! Önceleri anlamak da zorlansak da zamanla özümsemiştik birbirimizi. Bu özümseyiş yıllarca süregelecek bir dostluğun habercisiydi.

Konuşmaya dalmışken valizlerimiz hala yerdeydi. Ayşe’nin sabırsızlığı harareti dağıttı.  Biraz da acıkmıştık. Hep beraber masanın üzerindeki eşyaları toplayıp güzel bir sofra hazırlamaya karar verdik. Memleket kokan valizlerden bakın neler çıktı: Erzincan’dan siyah üzüm, Tunceli’den çökelek, Kocaeli’nden pişmaniye, Isparta’dan gül lokumu, Elazığ’dan pestil ve Çorum’dan leblebi. Sofra kurmak her dilde ve her kültürde birleştirici bir rol oynar. Nimete duyulan saygı önyargıları geride bırakır, o gün de olduğu gibi.  

Yemeğin yanında sohbetin tadı değişmiş bambaşka bir kimliğe bürünmüştü. Sanki bizler bir kazan aşurenin taneleriydik. Özenle seçilmiş bereket versin diye bir araya getirilmiştik. Zamanın kepçesiyle harmanlanacak ve bambaşka bir tada dönüşecektik. Sonrası ortak bir dil ve zengin bir kültür….